Avrupa'nın farklı ülkelerinde ekonomik sıkıntılar, eğitim politikaları ve hükümetlere yönelik tepkilerle başlayan gösteriler, ekim ayının ikinci yarısında kitlesel eylemlere ve bazı bölgelerde şiddet olaylarına dönüştü. Fransa'da öğrencilerin öncülüğünde büyüyen protestolara sendikalar ve farklı toplumsal kesimler katılırken Arnavutluk'ta çevre ve eğitim sorunlarına yönelik tepkiler hükümetin istifası talebiyle birleşti. İtalya ve Belçika'da güvenlik güçleriyle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı, İspanya ve Portekiz'de ise barınma krizi meydanlara taşındı.
Özellikle 17-20 Ekim tarihlerinde yaşanan olaylar Avrupa hükümetlerini yeni tedbirler almaya yöneltti. Fransa'da yağma ve kundaklama olaylarının ardından sokağa çıkma yasakları uygulanırken İtalya'da asker takviyesi ve daha ağır cezalar gündeme geldi. Arnavutluk'ta yolsuzluk soruşturması siyasi gerilimi artırdı, Portekiz'de ise polis protestocuların kurduğu çadır kamplarını dağıttı.
Fransa'da öğrenci eylemleri nasıl yüz binlerce kişinin katıldığı gösterilere dönüştü?
Fransa'daki öğrenci hareketinin temelleri, 17 Eylül'de Paris yakınlarındaki Creteil kentinde bulunan Saint-Exupery Lisesi'nde öğretmenlerin personel ve kaynak eksikliğine karşı başlattığı greve dayanıyor. Öğrencilerin de destek verdiği eylemler, kalabalık sınıflar, öğretmen eksikliği ve eğitim kurumlarının fiziki koşullarına yönelik tepkilerle diğer okullara yayıldı. Eylül ayının sonuna doğru çok sayıda lisede dersler aksarken sosyal medya üzerinden yapılan çağrılar hareketin büyümesinde etkili oldu.
Ekim ayında üniversite öğrencileri, sendikalar ve farklı toplumsal grupların da katılmasıyla protestoların talepleri genişledi. Eğitim bütçesine yönelik eleştirilere hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve alım gücündeki düşüş eklendi. Daha önce akaryakıt vergilerine karşı düzenlenen Sarı Yelekliler eylemlerine katılan grupların da gösterilere destek vermesiyle eğitim kurumlarında başlayan hareket, ülke genelindeki ekonomik memnuniyetsizliğin ifade edildiği kitlesel protestolara dönüştü.
17 Ekim'de düzenlenen gösterilerde Fransa İçişleri Bakanlığının açıkladığı katılımcı sayısı 550 bine ulaşırken organizatörler bu sayıyı 800 bin olarak duyurdu. Paris başta olmak üzere birçok şehirde düzenlenen yürüyüşlerin büyük bölümü barışçıl şekilde gerçekleşti. Ancak bazı grupların polisle çatışması, kamu binalarına saldırması ve iş yerlerini yağmalaması üzerine güvenlik güçleri müdahalelerde bulundu.

Fransa'da 17 Ekim gecesi: Yağma, kundaklama ve çatışmalar
Paris'te gösterilerin ardından bazı gruplar mağazaların vitrinlerini kırdı, iş yerlerini yağmaladı ve sokaklarda barikatlar oluşturdu. Güvenlik güçlerinin müdahalesine taş ve çeşitli cisimlerle karşılık verilirken başkentin bazı bölgelerinde araçlar ateşe verildi. Çatışmalar 18 Ekim'de de devam etti.
Şiddet olayları Paris dışındaki kentlere de yayıldı. Limoges'da tarihi belediye binası kundaklanırken Marsilya'da belediye binasına giren gruplar binaya zarar verdi. Lyon'da ise turizm ofisi ateşe verildi. Olaylara müdahale eden polis ekipleri ile göstericiler arasındaki çatışmalarda yaralanmalar yaşandı.
17 Ekim'deki olayların ardından ilk aşamada yaklaşık 1200 kişinin gözaltına alındığı ve 150'den fazla polis memurunun yaralandığı açıklandı. Sonraki günlerde sürdürülen operasyonlarla gözaltı sayısı 2 bin 400'ü aşarken 800'den fazla şüpheli hakkında adli işlem başlatıldı. Limoges'daki belediye binası yangınına ilişkin soruşturmada da bir şüpheli gözaltına alındı.
Yaşanan olaylar güvenlik güçlerinin müdahale yöntemlerini de tartışmaya açtı. Bazı göstericilerin ağır şekilde yaralanmasının ardından polis müdahalelerine yönelik incelemeler başlatılırken hükümet, şiddet olaylarında radikal grupların ve yağmacıların rol oynadığını savundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Macron'dan sert tepki: Fransa'da sokağa çıkma yasakları
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Ekim'de ulusa seslenerek ülkenin farklı şehirlerinde yaşanan yağma ve kundaklama olaylarına tepki gösterdi. Şiddet görüntülerini kınayan Macron, saldırılara karışan kişilerin cezalandırılması gerektiğini belirtti. Cumhurbaşkanı, gösteriler öncesinde istihbarat ve güvenlik hazırlıklarında eksiklik yaşanıp yaşanmadığının araştırılması talimatını verdi.
Macron ayrıca öğrenciler, öğretmenler, sendikalar, iş dünyası temsilcileri ve siyasetçilerin katılımıyla toplumsal sorunlara yönelik çözüm önerileri hazırlanmasını istedi. Hükümetin eğitim ve ekonomik taleplere ilişkin görüşmeleri sürdürmesi planlanırken güvenlik makamlarına olayların yoğunlaştığı bölgelerde yeni tedbirler alınması yönünde talimat verildi.
Başbakan Sebastien Lecornu yönetimi, 19 Ekim'den itibaren Paris, Lyon ve bazı diğer şehirlerde kısmi sokağa çıkma yasakları uygulamaya başladı. Paris'teki Cumhuriyet Meydanı ve Les Halles çevresinde gece saatlerine yönelik kısıtlamalar getirilirken Lyon kent merkezinde 21.00-06.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı uygulandı. Lecornu, 20 Ekim'de yaptığı açıklamada gece kısıtlamalarının kamu düzeninin sağlanmasına katkıda bulunduğunu belirterek yeni yasakların da uygulanacağını duyurdu.
Fransız hükümeti, 24 Ekim'de düzenlenmesi beklenen yeni gösteriler öncesinde güvenlik hazırlıklarını genişletti. İçişleri Bakanlığı, polis ve jandarma birliklerine destek sağlanması için askerî unsurlardan yararlanılmasını içeren plan üzerinde çalışırken hassas bölgelerin korunmasına yönelik görevlendirmeler gündeme geldi.
Olayların ardından yargı süreci de hızlandırıldı. Gözaltına alınan şüpheliler hakkında yağma, kundaklama, mala zarar verme ve güvenlik güçlerine saldırı suçlamalarıyla soruşturmalar yürütülürken Fransa Ulusal Meclisinde gösteriler sırasında yaşanan şiddet olayları ve güvenlik müdahalelerinin incelenmesine yönelik süreç başlatıldı.

Arnavutluk'ta çevre eylemlerinden hükümet karşıtı gösterilere
Arnavutluk'ta aylardır süren toplumsal hareketliliğin çıkış noktalarından biri, ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner ile bağlantılı lüks turizm yatırımı oldu. Kushner'in kurduğu Affinity Partners şirketinin ülkenin güney kıyılarında planladığı proje, mayıs ayının sonundan itibaren çevreciler ve bölge sakinlerinin tepkisini çekti. Sazan Adası ve Vjosa-Narta bölgesindeki doğal alanların geleceğine ilişkin endişeler, Tiran'da düzenlenen gösterilerin başlıca nedenlerinden biri haline geldi.
Yaklaşık 1,4 milyar avroluk yatırım planına karşı çıkan göstericiler, flamingoların yaşadığı sulak alanların ve kıyı ekosisteminin korunmasını istedi. Kamu arazilerinin kullanımına, yatırım sürecindeki şeffaflığa ve çevresel etkilere yönelik eleştiriler nedeniyle büyüyen hareket, flamingo figürlerinin kullanıldığı eylemlerle tanındı. Başbakan Edi Rama ise turizm yatırımlarının ülke ekonomisine katkı sağlayacağını savundu.
Mayıs ayında çevre ve arazi kullanımı tartışmalarıyla büyüyen protestolar, ekim ayında lise ve üniversite öğrencilerinin katılmasıyla yeni bir aşamaya geçti. 13 Ekim'de başlayan son gösteri dalgasında eğitim ücretlerinin düşürülmesi, üniversitelere daha fazla kaynak ayrılması ve yolsuzlukla mücadele edilmesi talepleri öne çıktı. Öğrencilere hükümet karşıtı grupların da katılmasıyla Tiran'daki meydanlarda Rama'nın istifası istendi.
15 Ekim'de göstericilerle güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalarda kamu binaları saldırıya uğradı. Polis, taş, havai fişek ve yanıcı maddeler atan gruplara göz yaşartıcı gaz ve TOMA ile karşılık verdi. Olaylarda 71 polis memurunun yaralandığı bildirildi. Gösteriler ilerleyen günlerde Elbasan ve İşkodra gibi şehirlere de yayıldı.
Arnavutluk'ta 200 milyon avroluk yolsuzluk dosyası
Hükümet karşıtı gösteriler devam ederken 20 Ekim'de eski Başbakan Yardımcısı ve Altyapı Bakanı Belinda Balluku hakkındaki yolsuzluk soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı. Arnavutluk Özel Savcılığı, Balluku'nun 2021 yılında toplam değeri 200 milyon avroyu aşan iki inşaat ihalesinin verilmesine müdahale ettiği iddialarıyla bağlantılı suçlamaları resmîleştirdi.
İhalelerde eşitlik ilkesinin ihlali, üst düzey kamu görevlileriyle bağlantılı yolsuzluk ve suç gelirlerinin aklanması suçlamalarını içeren dosyada Balluku, kendisine yöneltilen iddiaları reddetti. Rama tarafından şubat ayında görevden alınan eski bakanın milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması girişimi ise sonuçsuz kaldı.
20 Ekim'de Eğitim Bakanlığı binası önünde toplanan göstericiler Balluku'nun tutuklanmasını isterken polis kalabalığa tazyikli su ve göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Sekizinci gününe ulaşan eylemlerde kamu kaynaklarının kullanımı ve siyasi sorumluluk tartışmaları, hükümetin istifasını isteyen grupların temel talepleri arasında yer aldı.
Başbakan Rama, istifa çağrılarını reddederek protestolardaki şiddet olaylarını kınadı. Gösterilerin arkasında dış müdahale bulunduğunu savunan Rama, ülkede bir 'hibrit savaş' yürütüldüğünü ileri sürdü. Muhalefetteki Demokrat Parti ise geçici hükümet kurulmasını ve erken seçime gidilmesini talep etti.
Rama, 20 Ekim'de şiddet olaylarına karşı yeni yasal düzenlemelerin değerlendirildiğini de açıkladı. Bu kapsamda ceza sorumluluğu yaşının düşürülmesi ve 16 yaşından küçüklerin sosyal medya kullanımının yasaklanması seçenekleri üzerinde çalışıldığını belirtti. Başbakanın açıklamaları, gösterilerde çok sayıda lise öğrencisinin yer alması ve gençlerin sosyal medya üzerinden örgütlenmesiyle ilgili tartışmaların sürdüğü dönemde geldi.

İtalya'da yağmalara asker takviyesi
İtalya'da hayat pahalılığına ve kamu hizmetlerine yönelik tepkilerin büyümesiyle başlayan gösteriler, 17 Ekim'de Milano'da şiddet olaylarına dönüştü. Kent merkezinde bazı gruplar mağazalara ve süpermarketlere saldırırken vitrinler kırıldı, iş yerleri yağmalandı ve polis ekiplerine taş, şişe ile havai fişek atıldı. Çatışmalar 18 Ekim'de de devam etti.
Milano'da yaşanan olayların ardından 271 kişi polis merkezine götürülürken bunlardan 32'si tutuklandı, 28 kişi hakkında ise savcılığa bildirimde bulunuldu. Tutuklananlardan 23'ünün çocuk olduğu açıklanırken çatışmalarda 14 güvenlik görevlisi yaralandı. Yağma ve kundaklama olayları nedeniyle kent merkezindeki bazı mağazalar yeniden saldırıya uğrama endişesiyle faaliyetlerine ara verdi.
Başbakan Giorgia Meloni, 19 Ekim'de üst düzey güvenlik yetkilileriyle acil toplantı gerçekleştirdi. Hükümet, 20 Ekim'de gösterilerde yaşanan şiddet olaylarına karşı yeni güvenlik kararnamesini onayladı. Düzenlemeyle şiddet içeren gösterilere katılanlara beş yıla kadar hapis ve 20 bin avroya kadar para cezası getirilirken çocukların neden olduğu zararlarda ailelerin mali sorumluluğu genişletildi. Ayrıca 14-17 yaş grubundaki şüphelilere yönelik güvenlik ve adli işlem yetkileri artırıldı.
Hükümet, Milano'daki polis ekiplerine destek sağlamak amacıyla yıl sonuna kadar 500 askerin görevlendirilmesini de kararlaştırdı. Yeni güvenlik kararnamesinin kalıcı yasaya dönüşmesi için parlamentonun 60 gün içerisinde onay vermesi gerekiyor.

Belçika'da eğitim ve kemer sıkma politikalarına tepki
Belçika'da eğitim bütçesi, öğretmenlerin çalışma koşulları ve hükümetin kemer sıkma politikalarına yönelik tepkiler, ekim ayının ilk yarısından itibaren gösterilere neden oldu. Brüksel ve Liege'de 17 Ekim'de düzenlenen öğrenci ve eğitim çalışanları eylemlerinde bazı gruplar sokaklarda barikat kurarak polisle çatıştı.
Başkent Brüksel'de araçlar ve elektrikli scooterlar ateşe verilirken bazı siyasi parti binaları da saldırıların hedefi oldu. Güvenlik güçlerinin müdahaleleri sırasında yaralanmalar yaşandı ve iki kentte yaklaşık 200 kişi gözaltına alındı.
İçişleri Bakanı Bernard Quintin, şiddet olaylarını kınayarak güvenlik güçlerinin müdahalelerini savundu. Eğitim politikalarına yönelik tepkiler sürerken öğretmen sendikaları bütçe kesintileri, çalışma koşulları ve okullara ayrılan kaynaklar konusunda hükümetten yeni adımlar atılmasını istedi.

İspanya'da barınma krizi siyasi krize dönüştü: 87 yaşındaki kadının ölümü protestoları büyüttü
İspanya'da artan kira fiyatları ve tahliye kararlarına yönelik tepkiler, 23 Eylül'de Madrid'de 71 yıldır yaşadığı evden çıkarılan 87 yaşındaki Maricarmen Abascal'ın durumuyla kitlesel gösterilere dönüştü. Kiracı örgütlerinin çağrısıyla 26 Eylül'de başkentte düzenlenen eylemin ardından Puerta del Sol Meydanı'nda yaklaşık 150 çadır kuruldu. Protestocular, tahliyelerin durdurulmasını, kira artışlarının sınırlandırılmasını ve uygun fiyatlı konut imkanlarının artırılmasını talep etti.
Abascal'ın tahliyesinin ardından büyüyen tepkiler, hükümeti de harekete geçirdi. Başbakan Pedro Sanchez yönetimi, kiracıların korunmasına yönelik iki kararname hazırladı ancak düzenlemeler 2 Ekim'de parlamentoda reddedildi. Yaşanan siyasi gelişmelerin ardından Sanchez, 5 Ekim'de erken seçim kararı alarak genel seçimlerin 29 Kasım'da yapılacağını açıkladı.
Tahliye edildiği 23 Eylül'den itibaren hastanede tedavi gören Abascal, 7 Ekim'de 87 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü, barınma hakkı için meydanlarda bulunan göstericilerin tepkisini büyütürken 8 Ekim'de yaklaşık 20 bin kişi Madrid sokaklarına çıktı. Puerta del Sol Meydanı'ndan Abascal'ın yıllarca yaşadığı eve yürüyen kalabalık, tahliyelerin durdurulması ve konut politikalarının değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Barınma krizine yönelik eylemler sürerken Madrid'deki eğitim çalışanları da 14 Ekim'de süresiz greve başladı. Öğretmenler aylık 600 avro ücret artışı, sınıf mevcutlarının azaltılması ve kamu eğitimine daha fazla kaynak ayrılması taleplerinde bulundu. Grevin ilk gününde Complutense Üniversitesi çevresindeki gösterilere polis müdahale ederken 5 kişi gözaltına alındı. Böylece konut sorununa yönelik tepkilerin devam ettiği başkentte eğitim politikaları da sokak eylemlerinin gündemindeki yerini aldı.

Portekiz'de çadırlar kaldırıldı: 55 gözaltı
Portekiz'de konut fiyatları ve kira artışlarına karşı düzenlenen gösteriler, ekim ayında başkent Lizbon ve Porto'da kurulan protesto kamplarıyla büyüdü. Porto'daki Dom Joao I Meydanı'nda yaklaşık 10 gün önce başlayan çadır eylemini, 17 Ekim'de Lizbon'daki Rossio Meydanı'nda kurulan yaklaşık 200 çadırlık protesto kampı izledi.
Göstericiler, hükümetin tahliye süreçlerini kolaylaştırmaya ve yeni kira sözleşmelerindeki sınırlamaları kaldırmaya yönelik yasa teklifini geri çekmesini istedi. Artan konut maliyetlerine karşı ücretlerin ve sosyal konut imkanlarının iyileştirilmesi de talepler arasında yer aldı.
20 Ekim sabahı saat 06.00'dan önce polis iki kentteki protesto kamplarına müdahale etti. Porto'da göstericiler uyarıların ardından çadırlarını kaldırırken Lizbon'daki Rossio Meydanı'nda müdahaleye karşı çıkan eylemciler gözaltına alındı. Operasyon kapsamında toplam 55 kişi gözaltına alındı.
Portekiz İçişleri Bakanı Luis Neves, polis müdahalesini savunarak kamu düzeninin korunması gerektiğini belirtti. Gösteri hakkının meşru olduğunu vurgulayan Neves, kamusal alanların kullanımında yasalara uyulmasını istedi. Protestocular ise çadırların kaldırılmasının ardından Rossio Meydanı'nda yeniden toplanma çağrısında bulundu.
Arap Baharı mı, Avrupa Baharı mı? Benzer öfke, farklı siyasi talepler
Avrupa'da farklı gerekçelerle büyüyen gösteriler, 17 Aralık 2010'da Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi'nin kendisini ateşe vermesinin ardından başlayan Arap Baharı'yla karşılaştırılmaya başlandı. Tunus'tan Mısır, Libya, Yemen ve Suriye'ye yayılan halk hareketlerinde işsizlik, hayat pahalılığı, yolsuzluk ve yönetimlere yönelik tepkiler öne çıkmıştı. Avrupa'da ise ekonomik sorunlar, eğitim politikaları, barınma krizi ve gençlerin gelecek kaygısı farklı ülkelerde düzenlenen eylemlerin ortak nedenleri arasında bulunuyor.
İki süreç arasındaki benzerliklerden biri gençlerin protestolarda üstlendiği rol oldu. Arap Baharı'nda gençlerin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrılar gösterilerin yayılmasına katkı sağlarken Avrupa'daki eylemlerde de öğrenciler ve gençlik grupları hareketin önemli aktörleri arasında yer aldı. Başlangıçta belirli bir soruna yönelik düzenlenen gösterilerin farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla büyümesi de iki dönemin ortak özelliklerinden biri olarak öne çıktı.
Ancak siyasi talepler ve yönetim biçimleri bakımından önemli farklılıklar bulunuyor. Arap Baharı'nın yaşandığı birçok ülkede otoriter yönetimlerin sona erdirilmesi, siyasi özgürlüklerin genişletilmesi ve rejim değişikliği talep edilirken Avrupa'daki gösteriler ağırlıklı olarak ekonomik koşullara, kamu hizmetlerine ve hükümet politikalarına odaklanıyor. Arnavutluk'ta Başbakan Edi Rama'nın istifası istenirken Fransa'da eğitim ve yaşam maliyetleri, İspanya ile Portekiz'de barınma, Belçika'da ise kamu harcamaları ve eğitim politikaları ön plana çıkıyor.
Arap Baharı sırasında Tunus'taki gelişmeler diğer ülkelerdeki göstericileri etkileyerek sınırları aşan bir hareket oluşturmuştu. Avrupa'da ise aynı dönemde gerçekleşen protestoların talepleri, örgütlenme biçimleri ve siyasi hedefleri ülkeden ülkeye değişiyor. Sendikalar, öğrenci toplulukları, çevre hareketleri ve muhalif grupların öncülüğünde düzenlenen eylemler, kıtanın farklı bölgelerinde ekonomik ve siyasi sorunlara yönelik tepkileri yansıtıyor.
Avrupa'da sokaklar durulmuyor: Yeni gösteriler kapıda
Fransa'da 17 Ekim'de yaşanan yağma ve kundaklama olaylarının ardından hükümet, 24 Ekim'de düzenlenmesi beklenen yeni gösteriler için güvenlik hazırlıklarını artırdı. Polis ve jandarma birliklerinin güçlendirilmesi planlanırken kısmi sokağa çıkma yasakları da gündemdeki yerini koruyor. İtalya'da Meloni hükümetinin yeni güvenlik düzenlemeleri tartışılırken Arnavutluk'ta Başbakan Edi Rama'ya yönelik istifa çağrıları sürüyor.
Portekiz'de polis müdahalesiyle dağıtılan protesto kamplarının yeniden kurulması için çağrılar yapılırken İspanya ve Belçika'da ekonomik sorunlara ve hükümet politikalarına yönelik tepkiler devam ediyor. Avrupa'nın farklı noktalarında yükselen bu hareketlilik, hükümetlerin aldığı güvenlik tedbirleriyle birlikte yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Bir zamanlar Arap coğrafyasında yönetimleri sarsan halk hareketlerinin üzerinden 15 yılı aşkın süre geçerken şimdi gözler Avrupa sokaklarına çevrildi. Kıtada farklı taleplerle yükselen öfkenin geçici bir protesto dalgası olarak mı kalacağı, yoksa siyasi dengeleri değiştirecek yeni bir toplumsal harekete mi dönüşeceği sorusunun cevabını zaman gösterecek.







Yorumlar
Yorumlar yükleniyor…