Bildirimler

Bildirimler yükleniyor…

İnsan reyting malzemesi olamaz

İnsan reyting malzemesi olamaz

Çocuklara temiz içerik sunmak kadar yetişkinlere yönelik yayınlarda da insan onurunun ve aile mahremiyetinin gözetilmesi gerektiğini ifade eden Bora Durmuşoğlu: “Gündüz kuşağında insanların en mahrem meselelerini reyting malzemesine dönüştürmesine ciddi şekilde itiraz edilmeli. Bir taraftan aileyi korumaktan söz ederken diğer taraftan aile mahremiyetini reyting uğruna hiçe sayan uygulamalara göz yumulamaz.”

Dijitalleşmenin baş döndürücü bir hızla ilerlediği günümüzde, ekranlar sadece bilgi ve eğlence sunmakla kalmıyor; çocuklarımızın dilini, değerler dünyasını ve davranışlarını da yeniden şekillendiriyor. Bir yanda küresel teknoloji devlerinin algoritmalarıyla çocukların dikkatini avladığı eşitsiz bir rekabet, diğer yanda gündüz kuşağında reyting uğruna kurban edilen aile mahremiyeti… İletişimci ve Çocuk Medyası Uzmanı Bora Durmuşoğlu ile “En Yumuşak Güç: Çocuk Medyası ve Popüler Kültür” kitabı çerçevesinde dijital dünya ve çocuk ilişkisini konuştuk.

WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.44.jpeg
WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.44.jpeg

ÇOCUK SEVDİĞİ KARAKTERLE BAĞ KURUYOR

‘Çocukların izlediği hiçbir şey ekranda başlayıp ekranda bitmiyor’ tespitinden yola çıkarak ekrandaki bir karakter veya içerik, bir çocuğun zihninde ve davranışlarında ne zaman basit bir görüntü olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüşüyor?

Aslında bunun kesin bir anı yok. Çocuk sevdiği bir karakterle zaman içerisinde bağ kurmaya başlıyor. Önce onu izliyor, sonra davranışlarını taklit ediyor, kullandığı kelimeleri günlük konuşmasına taşıyor. Bir süre sonra aynı karakteri okul çantasında, kıyafetinde, oyuncağında görmek istiyor. Karakterin temsil ettiği dünya, çocuğun kendi dünyasının bir parçası hâline gelebiliyor. Ben bu süreci meslek hayatım boyunca defalarca gözlemledim. Burada önemli olan, çocuğun karakterle özdeşleşirken hangi özellikleri benimsediği. Yardımsever, dürüst ve merhametli bir kahraman da örnek alınabilir, saldırgan davranışlarıyla öne çıkan bir karakter de. Bir karakterin çocuk üzerinde iz bırakması için ona sürekli öğüt vermesi gerekmiyor. Bazen kullandığı tek bir kelime veya karşılaştığı sorunu çözme biçimi bile etkili olabiliyor. Çocukların izlediği hiçbir şey ekranda başlayıp ekranda bitmiyor. Asıl mesele, ekran kapandıktan sonra çocuğun hayatında nelerin yaşamaya devam ettiğidir.

Bugün ebeveynler evlerinin içinde çocuklarının dikkatini çekebilmek için küresel teknoloji devleriyle yarışıyor veya kendileri de o dijital dünyanın esiri oluyor. Aileler ve eğitimciler bu eşitsiz rekabette çocukların dikkatini nasıl sağlıklı alanlara yönlendirebilir?

Öncelikle bu rekabetin eşit olmadığını kabul etmeliyiz. Karşımızda milyarlarca dolarlık yatırımlarla çocukların dikkatini ölçen, ilgi alanlarını analiz eden ve onları ekranda tutmak için sürekli yeni yöntemler geliştiren şirketler var. Ancak bu şirketlerin sahip olmadığı çok önemli bir imkâna sahibiz. Biz çocuklarımızı tanıyoruz. Onların neye güldüğünü, nelerden korktuğunu, hangi konularda heyecanlandığını biliyoruz. En azından bilmemiz gerekiyor. Bence işe biraz buradan başlamalıyız.

WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.44 (1).jpeg
WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.44 (1).jpeg

Çocuğun ilgisini nasıl çekeceğiz?

Belki klişe olacak ama birlikte kitap okumak, oyun oynamak, spor yapmak, bir müzeyi gezmek veya sadece sohbet etmek bile çok kıymetli. Tabii ki bunları çocuğa ekranı bıraktırmak için yapılmış zoraki faaliyetlere dönüştürmemeliyiz. Bir de kendimize bakmamız gerekiyor. Sürekli telefonuyla ilgilenen bir babanın veya annenin çocuğuna ekranı bırakmasını söylemesi ne kadar etkili olabilir?

Çocukları tamamen teknolojiden uzak tutmak mümkün mü?

Ben teknolojiyi çocukların hayatından çıkarabileceğimize inanmıyorum. Buna gerek de yok. Ama gerçek hayatın sunduğu güzellikleri çocuklarımıza yeniden hatırlatabiliriz. Bunun için önce kendimizin o hayatın içerisinde bulunması gerekiyor.

GÜÇLÜ İÇERİKLER ÜRETİLMELİ

Ekranı tamamen yasaklamanın ya da dijital dünyadan soyutlamanın imkânsızlaştığı bir çağdayız. Çocukları şiddet, LGBT ve teşhircilik gibi sapkın akımlardan korumak adına neler yapılabilir?

Sadece bizim değil tüm dünya aynı problemle karşı karşıya. Şiddetin normalleştirilmesi, çocukların yaşına uygun olmayan cinsel içerikler, müstehcenlik, istismar ve mahremiyetin ihlali konusunda açık ve tutarlı yayıncılık ilkelerimiz olmalı. Ailelerin kendi inançlarını, kültürel değerlerini ve ahlaki ölçülerini çocuklarına aktarması son derece doğal. Bunun en sağlıklı yolu da çocukla güvene dayalı bir iletişim kurmaktan geçiyor. Diğer taraftan sorumluluğu tamamen ailelere ya da öğretmenlere bırakamayız. Çocuğu sakıncalı içeriklerden korumak kadar ona nitelikli alternatifler sunmak da önemli. Yasakların yanında çocukların severek izleyeceği, eğleneceği ve gelişimine katkı sağlayacak güçlü içerikler üretmemiz gerekiyor.

Çocuk mecraları için yerli içerik üretimi çok sık konuşuluyor. Bir içeriğin yerli olması küresel popüler kültürle rekabet edebilecek ortamı oluşturmaya yeterli mi?

Kesinlikle yeterli değil. Yerli içerik üretimini çok önemsiyorum ama bir yapımın yerli olması onun kendiliğinden nitelikli, başarılı veya çocuklar için doğru bir içerik olduğu anlamına gelmiyor. Öncelikle iyi hikâyelere ihtiyacımız var. Güçlü karakterlerimiz, iyi senaryolarımız ve çocukların severek takip edeceği özgün dünyalarımız olmalı. Başarılı bir yapımı farklı mecralarda yaşayabilecek güçlü bir markaya dönüştürmek çok önemli. Bir çizgi film karakterinin sinemaya, kitaplara, dijital oyunlara veya lisanslı ürünlere taşınması doğru planlandığında hem kültürel hem de ekonomik değer oluşturabiliyor. Ancak küresel rekabet için bunlar da tek başına yeterli değil. Sürdürülebilir finansman, uluslararası dağıtım, nitelikli insan kaynağı ve güçlü marka yönetimi gerekiyor.

WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.43.jpeg
WhatsApp Image 2026-10-22 at 00.02.43.jpeg

ÇOCUKLARIN DİJİTAL MAHREMİYETİ KORUNMALI

Çocukların dijital mahremiyeti meselesinde sorumluluk sadece ebeveynlerin omuzlarında mı? Siyasetçiler, eğitimciler, kanun koyucular bu süreçte nasıl bir yükümlülük taşıyor?

Dijital mahremiyet konusunda bütün sorumluluğu anne babalara yüklemek büyük bir haksızlık olur. Elbette ebeveynlerin önemli görevleri var ama karşımızdaki sistemin büyüklüğünü düşündüğümüzde bireysel tedbirlerin yeterli olmayacağını da kabul etmeliyiz. Bugün çocukların fotoğrafları, kişisel bilgileri, konumları, ilgi alanları ve dijital davranışları farklı platformlarda veri hâline gelebiliyor. Üstelik bazen bu verilerin bir bölümünü çocukların kendileri değil, biz yetişkinler paylaşıyoruz.

Çocuklarının dijital mahremiyetini önemsemeyen ebeveynler tehlikenin farkında değiller mi?

Çocuğumuzun her anını sosyal medyada paylaşmak zorunda değiliz. Bugün masum gördüğümüz bir fotoğrafın yıllar sonra çocuğumuz açısından nasıl bir karşılığı olacağını da düşünmeliyiz. Kanun koyucular açısından ise çocukların kişisel verilerinin korunması, dijital platformların sorumlulukları, yaşa uygun hizmet tasarımı, reklam ve veri toplama uygulamalarının denetlenmesi gibi önemli çalışma alanları var. Çocukları koruyan bir dijital ortam oluşturmak, kamu kurumlarından teknoloji şirketlerine kadar herkesin sorumluluğu.

ALGORİTMALAR ÇOCUKLARI İZLİYOR

Çocukların dijital mecralarda karşısına çıkan içerikleri algoritmalar belirliyor. Bu mekanizma çocukların dilini, tercihlerini ve değer dünyasını arka planda nasıl şekillendiriyor?

Eskiden bir televizyon kanalında hangi yapımın yayımlanacağına ilişkin kararların arkasında yayın yönetmenleri, editörler ve çeşitli değerlendirme süreçleri bulunurdu. Bugün ise dijital platformlarda çocuğun karşısına çıkacak içeriklerin önemli bir bölümünü algoritmalar belirliyor. Üstelik bu sistemler çocuğun neyi sevdiğini izledikçe öğreniyor. Bir çocuk sürekli karşılaştığı bir davranışı normal kabul etmeye başlayabilir. Çocuğun tercihleri üzerinde çoğu zaman farkında olmadığı bir yönlendirme oluşabiliyor. Ebeveynlerin bu sistemleri tanıması, çocukların karşısına çıkan içerikleri takip etmesi ve onların tercihlerini sorgulamayı öğrenmesine yardımcı olması gerekiyor.

Üretken yapay zekâ teknolojilerinin hızla hayatımıza girmesiyle birlikte, çocuk medyasını ve çocukların bilgiyle buluşma şeklini yakın gelecekte ne tür dönüşümler bekliyor? Yapay zekanın öngörülemeyen karanlık tarafı hesaba katılıyor mu?

Yapay zekânın çocuk medyasını çok ciddi biçimde değiştireceğini düşünüyorum. Hatta bu değişimin ilk örneklerini görmeye başladık. Artık çok daha kısa sürelerde görseller, sesler, videolar ve hikâyeler üretilebiliyor. Yapay zekâ ile üretilmiş bir görüntünün gerçek olup olmadığını yetişkinler bile her zaman ayırt edemiyor. Çocukların böyle bir ortamda ne kadar dikkatli korunması gerektiğini düşünmeliyiz. Sahte görüntüler, taklit edilen sesler, yanlış bilgiler, dijital mahremiyet ihlalleri ve çocukların kişisel verilerinin kullanılması ciddi riskler oluşturuyor.

İçerik üretiminin tamamen otomatikleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çocuklar için hazırlanan bir yapımda senaristin, yönetmenin, animasyon sanatçısının ve pedagojik değerlendirme yapan uzmanların sorumluluğunu ortadan kaldıramayız. Teknolojinin üretime katkı sağlamasına karşı değilim ama çocuk medyasında son sözü insan söylemeli. Teknolojiyi kullanırken vicdanımızı ve sorumluluğumuzu asla göz ardı edemeyiz.

ÇOCUKLAR KADAR YETİŞKİN İÇERİKLERİ DE ÖNEMSENMELİ

Çocukların kendi kültüründen ve değerlerinden beslenerek büyümesi yayıncılık anlayışına nasıl yansımalı? Millî yayıncılık derken nasıl bir vizyondan bahsetmeliyiz? Gündüz kuşağı gibi aile düşmanı programlar kaldırılmadan milli yayıncılıktan söz edilebilir mi?

Millî yayıncılık anlayışını birkaç tarihî karaktere, yerli yapım sayısına veya ekrana yerleştirilen kültürel sembollere indirgeyemeyiz. Millî yayıncılık, ülkesinin dilini, kültürünü, tarihini ve değerlerini tanıyan, bunlara saygı duyan ve yayıncılık sorumluluğunu bütün bunların bilinciyle yerine getiren bir anlayışı ifade ediyor. Gündüz kuşağındaki bazı programların aile içi sorunları, kişisel dramları ve insanların en mahrem meselelerini reyting malzemesine dönüştürmesi konusunda ciddi itirazlarımız olmalı. Bir insanın acısının veya aile içindeki çatışmaların milyonların önünde teşhir edilmesinin ne kadar doğru olduğunu hep birlikte sorgulamalıyız. Bir taraftan aileyi korumaktan söz ederken diğer taraftan aile mahremiyetini reyting uğruna hiçe sayan uygulamalara göz yumulamaz. Çocuklara temiz içerik sunmak kadar yetişkinlere yönelik yayınlarda da insan onurunu, aile mahremiyetini ve toplumsal sorumluluğu gözetmek gerekiyor.

Manifest ve Crush gibi müzik gruplarıyla erken yaşta cinselliği, cinsiyetsizliği, LGBT fenomenlerle eşcinselliği, mafya ve çete dizileriyle şiddeti empoze eden siyonist küresel odakların tuzaklarına karşı savunmasız kalan çocuklara aşılanmak istenen nedir?

Adı geçen gruplar ilk değil ve muhtemelen son da olmayacak. Dünyanın her yerinde benzerleri var. Bazıları finansal sebeplerle bazıları ise kültürel aktarım ve hatta kültürel işgal için adeta bir aparat gibi kullanılıyor. Buna alışamayız ve sıradanlaştıramayız. Bugün bazı müzik kliplerinde, dizilerde ve sosyal medya içeriklerinde gösteriş, aşırı tüketim, beden üzerinden beğeni toplama, şöhret tutkusu veya şiddet ön plana çıkabiliyor. Özellikle mafya ve çete dizilerinde suç işleyen karakterlerin hayranlık uyandıracak biçimde sunulması ciddi biçimde değerlendirilmesi gereken bir konu. Çocuklar ve gençler hayranlık duydukları karakterleri örnek alabiliyor. Kullandıkları ifadelerden giyim tercihlerine, davranışlarından hayata ilişkin beklentilerine kadar bu etkileri görebiliyoruz. Sapkın akımların temsilcisi olmayı maharet sayan bazı insanlar çocuklarımıza bu kadar kolay ulaşamamalı.

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor…