Mehmet Kâmil Berse: “Medeniyetler coşkun akan ırmaklar gibidir; aktıkları yerlerden kültürleri toplar, vardıkları yerde bir delta oluşturur. Kültür, medeniyetin mayası; diplomasi kültürlerin buluştuğu noktada icra edilen sanattır.’’

Diplomasi geleneğinde elbetteki ferman, antlaşma ve protokol gibi enstrümanlar kullanılıyor, oysa bunların hepsinin arka planına bakıldığında kültür-medeniyet tasavvuru yer alıyor. Toplumun kendini, ötekini, dünyadaki yerini nasıl tasavvur ettiği, masaya hangi dille oturacağını belirler. Kültür, tasavvurun hafızası, diplomasi ise dünyaya dönük yüzüdür diyebiliriz aslında.
Şehir ve Kültür dergisinin Genel Yayın Yönetmeni, Dersaadet Kültür Platformu'nun Genel Başkanı Mehmet Kâmil Berse, bu tasavvuru kalemiyle, sahadaki çalışmalarıyla yaşatan isimlerden. Torununa "İstanbul" adını verecek kadar şehrine bağlı olan Berse, Sudan Kültür ve Dayanışma Derneği gibi girişimlerle kültürü diplomasinin kalıcı bir zeminine dönüştürüyor. Kendisiyle, peygamberî bir mektup geleneğinden Osmanlı arşivlerine, Sudan'dan Somali'ye uzanan itimat coğrafyasında, diplomasi ve kültür konuştuk.
KÜLTÜR VE DİPLOMASİNİN KÖKÜ : MEDENİYET NEHRİ
Kültür ile diplomasi arasındaki bağı nasıl tarif edersiniz? Bu bağın kökleri nereye uzanıyor?
Medeniyetler coşkun akan ırmaklar gibidir; aktıkları yerlerden kültürleri toplar, vardıkları yerde delta oluşturur. İstanbul, bütün bu medeniyetlerin birleştiği deltadır; bu delta, bugünkü medeniyetimizin kendisidir. Bugün burada yalnızca kendi kültürümüzü değil, geçmişten devraldığımız kültürleri de farkında olmadan benimseyip kendimize mal ederek yaşatıyoruz. Tarihî yapıyı restore ettiğimizde o artık bizim kültürümüz olur. Bazıları “Bizans’ın surlarını neden restore ediyoruz” diye sorar; o surlar artık Bizans’ın değil, Müslüman Türk’ün malıdır. Tarihten gelen bütün kültürler, en son medeniyetin denetimi altındadır; Anadolu’da da İstanbul’da da böyledir. Kültürün içinde yemek, vardır, edebiyat, demokrasi ve diplomasi de. Osmanlı’nın diplomasi anlayışı ise özünde peygamberî bir anlayışa dayanır. Bazıları “siyaset Müslümanın işi değildir” der; oysa Hazreti Peygamber siyaseti-diplomasiyi en iyi kuran devlet adamıdır. Çevresindeki devlet başkanlarını mektupla, iyilikle, merhametle davet etti; anlaşmayı esas aldı. Mektup diplomasisi denecekse budur. Osmanlı bu anlayışı sürdürdüğü dönemlerde başarılı oldu, bıraktığında zorlandı. Amerikalıların yaklaşık yüz yıldır Osmanlı arşivlerini taraması bu başarının gerekçelerini öğrenme çabasıdır. Cumhuriyet’in uzun yıllarında bunu göremedik; son dönemde yeniden canlandığını görüyorum. Bu, kökü peygamberî inanca uzanan diplomasinin başarısıdır.

MİHMANDARLIKTAN DAYANIŞMAYA
Yabancı devlet adamlarını-elçileri İstanbul’da ağırlamak, şehri-kültürü anlatmakta bir elçilik diyebilir miyiz?
Geçmişte Sudan devlet bakanı İstanbul ziyaretinde mihmandarlık yapmıştık. Sudanlılar Osmanlı’ya, İstanbul’a hayrandır; camiye, medreseye, Osmanlı eserlerine sevgiyle bakarlar. Ziyaretlerinde karşılıklı mutluluklarımızı paylaşmıştık. Yıllar sonra bu sevgi kurumsal zemine oturdu: on yıl kadar önce Cumhurbaşkanımızın talimatıyla Sudan Kültür ve Dayanışma Derneği’ni kurduk; Sudan’da da bir eşi kuruldu. O dönemde Türkiye, Kuzey Sudan’da geniş tarım arazileri kiraladı. Bu topraklar, dünyanın yarısını doyuracak berekette; bunu o dönemde öğrendim. Kızıldeniz kıyısındaki Sevâkin Adası’nın restore edilip kullanılması için de anlaşma yapıldı, bu anlaşma hâlâ sürüyor. Elbette her türlü baskıyla karşılaştık; Sudan’ı parçalamak için ellerinden geleni yapanlar, Türkiye’nin oraya yaklaşmasını engellemek istedi. Ülkenin ikiye bölünmesinin arkasında petrol hesabı var. Güney’de petrol vardı, Kuzey’de yalnızca tarım. Birkaç yıl sonra Kuzey’de altın yatakları çıkınca ülke yeniden karıştırıldı. Derneğin ilk kazanımlarından biri Osmanlı’nın Sudan’ı esaret altına aldığı yönündeki anlatıların ders kitaplarına girmesini engellemek oldu. Ülke bugün ağır bir iç savaştan geçiyor ama Türkiye elini çekmiyor. Yalın şekilde anlatmak gerekirse; Diplomasi-elçilik budur.

MEKTEB-İ SULTANİ’DEN YERLİ DİLE: DİPLOMASİNİN KİLOMETRE TAŞLARI
Türk diplomasisinin kilometre taşlarına baktığımızda hangi kavramlar öne çıkıyor?
İstanbul’da önemli bir okul var: Mekteb-i Sultânî, yani Galatasaray. Fransızca o dönemde diplomasinin dili; Fransız elçisi protokolde birinci sıradaydı, onunla iyi geçinen diğer elçiler aynı kategorideydi. Oradan yetişenler dış işlerimizin nüvesini teşkil etti. Ne var ki zamanla bu kadronun bir kısmı, kendi memleketi için değil, muhatabına yaranmak için çalışan “monşer” zihniyetine savruldu. Abdülhamid çok uğraştı; belki tahttan indirilmesinde de payları oldu. Cumhuriyet’te de sürdü. Bizi savunması, hakkımızı tespit etmesi gereken elçilerimiz-konsoloslarımız maalesef bizim insanlarımız değildi; bu yüzden zor durumlara düştük. Yurtdışına çıktığımızda mutlaka büyükelçiliğe, konsolosluğa işimiz düşer; ama düştüğünde Türk vatandaşına yardım etme niyetini göremezdik. Almanya’da, bilgi almam gerektiğinde görüşme talebimin kabul edilmediğini yaşadım. Yeni nesil diplomatik görevlilerimiz daha farklı. Kendi vatandaşına ilaveten bulunduğu ülke için de çalışıyorlar. Çad’da, Senegal’de bölge halkını, devletini bize bağlı kıldı. Yerel dilleri bilen büyükelçiler bunda büyük rol oynuyor. Kadroların yetişmesi, dil meselesi önemli Türk Diplomasisi’nin köşe taşlarından.

AFRİKA’DA İSTANBUL İSİMLİ NESİLLLER
Özellikle Afrika’dan Osmanlı’ya uzanan yakınlığı isimledirmek istesek bu kavram ne olurdu?
Vefa diyebilirsiniz ama sadece vefa değil; güven, itimat var ortada. Kayseri’de yabancı öğrencilerin kaldığı yurtta öğrencilere konferans vermiştim. Daha önce duyduğum anekdotu tatbik etmek için sordum: “İçinizde adı İstanbul olan var mı?” Üç kızımız çıktı. Somalililer, Osmanlı’ya bağlılıklarından çocuklarına çoğu zaman İstanbul ismini veriyor. Bunu ilk kez Barış Manço’nun “Yediden 77’ye” programında anlattığı hatırasından öğrenmiştim: Manço Somali’de postanede telefon bağlanmasını beklerken görevli “İstanbul!” diye seslenmiş, Barış Bey aramanın kendisine olduğunu düşünerek vezneye gittiğinde bir hanım koşup “Ben İstanbul’um” demiş. Düşünün: itimadını kazandığı devletin en güzel şehrinin adını evlatlarına veriyorlar. Bu güvenin arkasında yardım var: açlıkta açlığı hissettirmeden uzanan el, havaalanına ihtiyaç duyulduğunda yapılan havaalanı, salgın günlerinde kendi vatandaşımıza yapılan yardımın aynısı. Afrikalıların içinde Müslüman olan var, olmayan da; ama hepsinin güvenini kazandığımızı görüyorum. Bağlılık olmasaydı, Türkiye ile aralarında her türlü anlaşma kolayca yapılamazdı. Bu bizim için tarihten gelen diplomasidir, hatıradır. Onlar kadrimizi, kıymetimizi bilir.

HEDİYE-DİPLOMASİ VE KÜLTÜR
Kültürel perspektiften bakıldığında diplomaside hediye nasıl olmalı, hangi sembolik mesajları taşımalı?
Tarihten güncele bakıldığında silah hediyesi güç gösterisidir, olması da gerekir; Osmanlı döneminde vardı. Ticari maksatla verilen hediye ise karşı tarafın talep edeceği ürünü tanıtmaktır; araba, ‘’Togg’’ hediye etmek gibi. Kültür açısından en çarpıcı örneklerden biri, Osmanlı arşivinin hazırladığı Kudüs’te Osmanlı Tapuları çalışması. Harika baskıyla hazırlandı, Amerikan tarafına hediye edildiğini hatırlıyorum. Bu değerli hediye ve ciddi alt mesaj içeren bir belge; Kudüs’ün tapusunun bizde olduğunu hatırlatarak karşı tarafın kafasını karıştırıyor. Diplomatik hediyeleşme de anlatılan şu hikâyede Ali Fuat Başgil’in “Gençlerle Baş Başa eserinde ‘’kedi fare tutmaktan vazgeçirilemez’’ ifadesine dayanak oluşturabilir. İngiltere’ye davet edilen sadrazama, iki ayağı üzerinde yürüyen kedi kahve ikram eder. Burada ülke ‘insanları da terbiye ederiz’ mesajı da verir bir bakıma. Sadrazam bundan çok etkilenir, dönünce Sultan’a anlatır. Yanındaki Valide Sultan, bir dahaki sefere giderken kendisine haber vermesini ister. Sonraki ziyaret öncesinde sadrazama içine fare konmuş işlemeli kutu vererek aynı ikram tekrarlanırsa kapağını açmasını söyler. Aynı sahne yaşanınca kutu açılır, fare fırlar, kedi tepsiyi bırakıp peşine düşer. Ders şudur: Terbiye mi önemli, asalet mi? Asil olan fareye gitmez. Diplomasi açısından ise elbette verilen mesajlara bakılır.

YARININ DİPLOMATI: TARİH BİLEN-GÖNÜL YAPAN
Yeni nesil diplomatların, devlet adamlarının taşıması gereken nitelikler nelerdir?
Tarihi, özellikle Türk tarihini çok iyi bilmeliler; geleneksel kültürümüze de hâkim olmalılar. Okumak, gezmek, tecrübe kazanmak elbette şart; bunun yanında yakın, eski tarihi bilmek önce gelir. Endonezya’nın Açe bölgesinde tsunami olduğunda oraya giden ilk yardım Türkiye’den gitti. Gidenlerden dinlediğime göre Açe Sultanı yardım heyetine bir kapı açıp içerideki Osmanlı sancağını göstermiş ve “Sizin dedeleriniz de bizi kurtarmıştı” demiş. Portekizliler istila ettiğinde Osmanlı’dan yardım istemişler; II. Selim, babasını yeni kaybetmiş olmasına rağmen iki gemi göndermiş. Onlar bunu unutmamış, sancağı saklamış. Sancağın yüzyıllardır muhafaza edilmesi, Osmanlı’ya duyulan itimadın ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Ertuğrul Fırkateyni’nin Singapur, Japonya seferinin hatırası da yaşıyor; Singapur’da bazı camilerde hutbelerin hâlâ Sultan Abdülhamid adına okunduğu rivayet edilir. Bunlar o dönemin akıl almaz diplomasisidir. Bu tarihi bilmeyen bir büyükelçi ne iş yapabilir? Çok şükür böyle tarihimiz var; unutanlar çok, biz unutturmamaya çalışıyoruz.







Yorumlar
Yorumlar yükleniyor…