Bildirimler

Bildirimler yükleniyor…

Milletin düşüncesine vurulan darbe: 1 Kasım Harf Devrimi

Milletin düşüncesine vurulan darbe: 1 Kasım Harf Devrimi

Türkiye'de 24 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen harf devrimi ile birlikte, bin yıldan fazla bir süredir İslâm ülkelerinin ve Türk milletinin…

Türkiye'de 24 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen harf devrimi ile birlikte, bin yıldan fazla bir süredir İslâm ülkelerinin ve Türk milletinin kullandığı Kur'an alfabesi yasaklanarak yerine Latin alfabesi getirilmiştir. Bu ani değişiklik neticesinde ülkedeki okur-yazar oranı bir gecede sıfıra inmiş ve toplumun geçmişle olan din, dil, kültür ve gelenek bağı tamamen kesilmiştir. Eğitim seviyesi büyük bir düşüş yaşamış ve Cumhuriyet, önceki dönemlerin eğitim seviyesine ancak yıllar sonra ulaşabilmiştir. Harf devriminin gerekçesi olarak Arap alfabesinin zorluğu öne sürülse de, asıl gaye bin yıllık bir kültür birikimini bir anda anlaşılamaz hale getirmektir. Geçmiş medeniyetlere ait kayıtların ve eserlerin yeni nesiller tarafından doğrudan okunamaması, kültürel bir kopuşa sebep olmuştur. Ayrıca, Türkçeye Latin alfabesinin uyarlanması fikrinin ilk defa 1918 yılında Lenin'in isteğiyle Azerbaycan'da uygulanmış olması, bu değişimin tamamen yerel bir ilk olmadığını göstermektedir.

Henüz harf değişikliği tam olarak gerçekleşmeden önce, 28 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan 1057 nolu kanunla resmi binalar üzerindeki tarihi kitabelerin ve tuğraların kaldırılması süreci başlatılmıştır. Bu kanun doğrultusunda, her biri usta sanatkarların elinden çıkmış, paha biçilemez tarihî ve kültürel değere sahip sayısız Osmanlı tuğrası ve kitabesi, taş ustalarının çekiç ve keskileriyle kazınarak yok edilmiştir. Kültür varlığı olarak korunması ve müzelerde sergilenmesi gereken bu eserler, Osmanlı'nın izlerini silmek adına acımasızca tahrip edilmiştir. İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'taki meşhur kapısının üzerindeki Şevki Bey'e ait tuğra, Galatasaray Lisesi'nin kapısındaki muhteşem tuğra ve Eyüp Sultan semtindeki mekteplerin kitabeleri, bu kanun bahane edilerek sökülen veya üzeri kapatılan sayısız tarihî şaheserden sadece birkaçıdır.

Harf devriminin ardından eski yazılı eserlere karşı büyük bir düşmanlık baş göstermiş, kütüphaneler dolusu Osmanlıca ve Arapça el yazması kitaplar imha edilmiştir. Örneğin, Balat'taki bir kütüphaneden at arabalarına yüklenen eski kitaplar Haliç'e dökülmüş, Ayaş'taki Mustafa Bünyamin Veli Hazretlerinin türbesi yanındaki kütüphaneden çıkarılan yüzlerce cilt nadide eser ise Ayaş Çayı'na atılarak kültür tarihimizden silinmiştir. Sadece kitaplar değil, 600 yıllık tarihi birikimi barındıran devlet arşivleri de bu tahribattan nasibini almıştır. Milyonlarca kıymetli evrak, vakfiye ve tarihi belge, "kuru ot fiyatına" hurda kâğıt olarak Bulgaristan'a satılmış veya kâğıt hamuru yapılmak üzere SEKA fabrikalarına gönderilmiştir. Hatta Osmanlı matbaalarının depolarında bulunan tonlarca ağırlıktaki Kur'an-ı Kerim sayfalarının, kese kâğıdı yapılmak üzere esnafa satıldığı durumlar bile yaşanmıştır.

Devletin eski kitapları müsadere edip imha etmesi veya hurdaya ayırması karşısında halk, ellerindeki dini ve tarihi eserleri korumak için çareler aramıştır. Korku ve endişe içindeki Müslüman halk, evlerindeki Kur'an-ı Kerimleri, cönkleri ve el yazması kitapları sandıklara, çuvallara koyarak gece yarıları bahçelerine, kör kuyulara veya toprağa gömmek zorunda kalmış, bu eserlerin birçoğu yıllar sonra çıkarıldığında çürümüş veya fareler tarafından yenmiş halde bulunmuştur.

Harf İnkılabı ile birlikte dini eğitime ve Kur'an öğretimine de ağır yasaklar getirilmiş, eski harflerle eğitim vermek adeta terörist muamelesi görmüştür. Kur'an okutmak ve öğrenmek isteyen halk, jandarma ve polis baskınlarından kaçarak mağaralarda, dağlarda ve ormanlık alanlarda gizlice dini eğitim faaliyetlerini sürdürmeye çalışmış, evlerde kurulan gizli Kur'an kursları sık sık güvenlik güçleri tarafından basılmıştır. Bu baskınlar sırasında Kur'an öğreten hocalara ve din alimlerine son derece sert ve onur kırıcı muameleler yapılmıştır. Jandarma ve polislerin evlere postallarıyla girerek çocukların gözü önünde Kur'an'ları yere atıp çiğnediği, ders veren kadın veya erkek hocaları öğrencilerin önünde darp edip tutukladığı olaylar dönemin acı hatıraları olarak kayıtlara geçmiş; eski harflerle dini eğitim vermek ağır hapis ve sürgün cezalarıyla cezalandırılmıştır.

Tek Parti devrindeki bu kültürel tasfiye süreci, kütüphanelerin boşaltılması ve tarihî evrakın imhasıyla sınırlı kalmamış, İslâmî içerikli yayınların sistematik olarak yasaklanmasıyla sürmüştür. Dönemin iktidarı, halkın dini bilgiye ulaşmasını sağlayan temel eserleri "irticai" kapsamına alarak toplatmış ve imha etmiştir. Özellikle Kur’an-ı Kerim eğitiminde kullanılan elifbalar, ilmihaller ve dua kitapları bu yasakların ana hedefi haline gelmiştir. Bu uygulamalar, İslâmî referansları toplumsal hayattan ve yeni nesillerin zihninden tamamen silmeyi amaçlayan resmî bir devlet politikası olarak yürütülmüştür. Arşiv belgeleri, Kur’an-ı Kerim’in basımı ve dağıtımının dahi fiilen engellendiğini kanıtlamaktadır. 1950'de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle Kahire’den ithal edilen 250 bin Kur’an’ın çok kısa sürede tükenmesi, geçmişteki dini baskının ve oluşturulan yokluğun en açık kanıtıdır. Dönemin emniyet raporları ve resmî kararnameler, evinde dini kitap bulunduran vatandaşların takibata uğradığını ve bu eserlerin "yasak yayın" sıfatıyla müsadere edildiğini tevsik etmektedir. Bu baskı ve zulümler, dini yayıncılığı tamamen durdurma girişimi olarak da tarihe geçmiştir.

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor…